Tasavvuf dilde hiçbir şey, gönülde herşeydir

“Tasavvuf demek incinmemek ve incitmemektir”. Allah’ın lutfu, keremi, kahrı, gazabı insanlara,yine insanlardan zuhur eder. O halde her muamelenin Hak’la olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin? Bizim vücudumuz Allah’ın sözüne, fiiline, dâhilî ve hâricî tasarrufuna bir âlettir, çoğu zaman insan, Hakk’ın bu tasarrufunu kendinden zanneder. Halbuki bu tasarruf ödünç ve emanettir. İşte Resulullah’ın, nefsini bilen Rabbini bilir, diye ifade ettiği düstûrun mânâsı budur.

Mükevvenat, yani çokluk, Allah’ın birliğine mâni değildir. Nasıl ki denizin dalgaları, denizin birliğine mâni değilse… Meselâ adetleri ele alalım: 1, 2, 3 diyoruz. Fakat aslında iki var mıdır? İki, birin tekerrürüdür. Anlaşılıyor ki çokluğun ifadesi olan bütün adetlerin vücudu birin tekrarından meydana geliyor, yani birden başka adet yoktur. Hep vahdet-i vücut… unité absolue. Bu vahdet ilmi hasıl olunca faili, mevcudu yalnız Allah bilirsin. Hazret-i Ebubekir bunun için “hiçbir şey görmedim ki onda Allah’ı görmeyeyim” dedi. İşte bunu bildin mi ne kediyi, ne köpeği, ne soğanı, ne sarmısağı fena görmez, tahkir edemezsin.

O, bütün kâinatı Allah’ın dünya planında zuhura gelişi olarak nazar-ı itibare aldığından o her zerrede bir nur, her katrede bir zuhur vardır diye şu âlem içre ne varsa hepsi ile muamelesini Hakla muamele biliyor, her şeyi Hak diye taziz ediyor, saygı gösteriyor ve seviyor. Allah sevgisini soyuttan somuta, dünyaya mahlukata getirmiş, yani başka bir deyişle kuvveden fiile intikal ettirebilmiştir.

Bu sebeple her fiil ve sözün mânâsını bilerek icra edilmesi gerektiğini söylüyor. “Sabahtan akşama kadar lâ ilâhe illâllah demenin hiçbir faydası yoktur, mânâsını bilmedikten sonra, onu bir plağa da söyletebilirsin” diyor.

İnsan kâfirde, mü’minde, ganîde, fakirde, nar ve nurda aynı tecelliyi gördüğü vakit ancak o zaman, hakikaten lâ ilâhe illâllah demiş olur. Niyâzi’nin “ Kâbede, puthanede, hanede, viranede, çağırırım dost, dost..” dediği bu mânâyı işarettir.

Bir yerde gene “Allah gayrı değil ki ona vasıl olasın” diyor. Ve sonra şöyle devam ediyor: “Perde olan senin kendi vücudundur. Sen sensiz Allah’a git, aranızdaki mânia, engel hep senin senliğindir.”

Hakiki hürriyet, nefsin elinden âzâd olmaktır. Yoksa ben hürüm, hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz, insan nefsinin zebûnu iken, hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamıyan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak, isteklerinin, içgüdülerinin, arzularının esiri değil emiri olan insan Koca İskender’e (sen benim bendemin bendesisin) diyen Diojen gibi, gerçek mânâda hür olabilir.

En küçük zerreden bütün mevcudata kadar her şey Yaratan’ın tecellisine gark olmuştur. Her insan, Hakk’ın bir başka sûretinde bize el uzatan sadık bir dosttur. Hayatı, dosttan ayan bir nesne yok, gözsüzlere gizli imiş, diyen Niyazi’nin görüşü ile seyredebilmek ne büyük bir zevktir. Ne mutlu o göze ki birbirinin zıddı olan mevcudatın mânâsına nüfuz etmiştir ve bu suretle birliğin azamet ve şanını hayretle temâşâya dalmıştır. Yani, yabancılar yok, zıdlar var. Bir kabın içinde ne varsa o kabdan o sızar.

Allah akl-ı küldür, Allah’ı ancak kendimizde mevcut olan Allah’la bilebiliriz. Hazret-i Ebubekir’in “Rabbimi Rabimle gördüm. Dedim ki kimsin, dedi ki senim” demesi  “Kul Rabdır, Rab kuldur, o halde bu teklif kimedir” diye sorması bu yüzdendir.

Bütün bunları özetlemek istersek diyebiliriz tasavvuf anlayışı bütün mevcudatı Hak, Hakkı da halk bilmek esasına dayanan ve insandan kendi fânî vücudunu bâkî olan Hakk’ın yani halkın hizmet ve menfaati yolunda harcamasını taleb eden bir alem görüşüne dayanıyordu. Zira o, insan idrakine sonsuz cüz’üler şeklinde dökülen küllî varlığı, mânâ dolu bir vahdet halinde idrak edebilme keyfiyetini benliğine bütünü ile maledebilmiş olan gerçek bir mutasavvıftı.

Ne bir mistik filozoftur, ne de bir moralist filozof. Bu ikisi arasındaki fark ise âşikârdır. Birisi yaşar, diğeri tahlil ve terkib eder. Bir mutasavvıfın, yaşadığı hayat tarzına ve hayat tecrübelerine isim koyup onları sınıflandırmaya ihtiyacı, hatta belki de vakti yoktur. O, hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip, insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi birlikten çokluğa doğru götüren insandır.